Zamanını hatırlamıyorum, hangi yıldı ,nerdeydi ve ne mevsimdi ve kaçıncı kereydi onu da bilmiyorum ama çoğunlukla hep o karşılaşma anı, durugörü gibi çıkıp geliveriyor karşıma...
Şehrin karmaşası, kasveti ve kendi telaşında insanlar arasında yürüyüp giderken görüyorum birden seni..
Aslında , uzaktan sen sanıyorum hep, yaklaştıkça sen değilsin-anlıyorum...
Oysa ki karşılaşma anımız aynı zihnimde..
Bir kiosk önünde, aldığım dergiler kolumun altında, aniden arkama dönünce seninle yüzyüze geliyorum ve sen bana-ben sana uzun uzun bakıyoruz öylece...
Ne güzel duru bir yüzün var, iri gözlerin elaya bakıyor, siyah dalgalı saçların var ve ufak tefek pek farkedilmeyecek birisin normalde..
Ama , gözlerin öyle güzel bakıyor ki, içime işliyor adeta ve ben kendimi bir kahraman, yakışıklı bir prens gibi hissediyorum..Çok güzel bir his bu-uzun zamandır unuttuğum ve hatırlamak ihtiyacında olduğum bir his....
Birkaç an sonra ayırdına varıp, silkeleniyor ve gülümseyerek kendimize geliyoruz.Kimbilir sen neler düşünmektesin o hafif tebessümün altında..
Sende de bana karşı “işte o-hayatımın insanı bu, aradığım, beklediğim, özlediğim o” düşüncesi var mı acaba?
Korkuyorum işte o zaman..Ya yoksa, tüm bu hissiyat ve bu kafamın içinden hızla geçen düşünce , düşlerimin, yalnızlığımın bana bir oyunuysa, yanlış görüyorsam, yanılsamaysa..
Durdum şimdi. Öyle dik dik , manasızca bakıyorum sana tepeden..
Biliyorum ki , hemen birazdan, yan yana geçip gideceğiz ve hayatlarımız bir daha karşılaşmayacak.Tıpkı daha önce de zamanını, yerini unuttuğum, sen sandığım niceleri gibi kaybolup gidivereceksin ve filmlerdeki kavuşmalar gibi olmayacak sonumuz. Tek kelime etmeden bitecek.
Ben bir yöne giderken, hafif kır saçlarım rüzgarda savrulup, omuzlarım düşmüş ağır ağır ilerleyeceğim.
Sense , hayat dolu gülen gözlerinle , çarçabuk uzaklaşıvereceksin diğer yöne doğru, kalabalığın arasına karışıp..
Yine hüsran
İçimden mırıldanmaktayım şimdi usul usul..”ömrümce hep adım adım, heryerde seni aradım;ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım”
Ve biliyorum ki aradıkça, özleyip bekledikçe, o hiç gelmeyecek....
28 Mart 2008 Cuma
13 Mart 2008 Perşembe
PELİNLE BAHAR SOHBETLERİ
Altıkırkbeş, telefonun hatırlatma zili çalıyor zır zır, amaaan şimdi kim kalkacak, tatlı tatlı uyurken, yumoş yumoş kızıma sarılıp yatmak varken, kalk giyin, onu uyandır..biriki dakikalık bu zihin gelgiti yeter, haydi kalkma vakti, sonra geç kalırız-sanki nolursa geç kalınca, neye ve ne için geç kalınacak?
Ay parçam, beyaz papatyam , nasıl da tatlı uyuyor.Klasik hareket, bir kol, bir bacak benim üzerimde, aslında hep böyle kalsa, masum, tatlı, bana yakın-bencil anne düşünceleri bunlar da işte...
-Peluşkom, foni foniii, papatyam, günaydınım, nar çiçeğim..hadiiiii
Bizim kızın uykusu ağır, tam almadı mı uykuyu da zor kalkar zaten. Neyse ki kalktıktan sonra hareketlenme hızla oluyor, hatta öyle ki, sokağa çıktığımız anda, tüm kaldırım çizgilerinden, taşlardan atlaya zıplaya gidiyoruz. Bir de aynı apartman köşesinde, her sabah kenarına çıkıp üzerinden yürüdüğü ve sonra en ucunda heyecanla atladığı bir yükselti var ki, aman aman..Büyük iş başarıyor atlayınca, kendini yüksek atlama yapmış sporcu sanıyor...
Etrafta otlara, çiçeklere, ağaçlara ,öten kuşlara karşı çok uyanık, ayırdında her doğa hareketinin..Şimdilerde, bahar yaklaşıyor. Tek tük tomurcukları patlamış ve beyaz-pembe güzel güzel açmış bahar dalları insanı bir hoş yapıyor bakınca. Mavi mine çiçeklerini, ballıbabaları, üfleyince üstünden tüyler uçuşan çiçeği, ne gördüyse koparmak, bana vermek istiyor.
-Bak anne, ne güzeller, koparıp sana vereyim, nolurr
-Hayır ,Pelin, bırak toprakta kalsın, yaşamaya devam etsin, orada daha güzeller, hem sen koparınca hemen solacak, susuz kalacak..
-Olsun ,ben onu küçük bardağa su koyup, beslerim,bakarım.. “Aman tamam tamam” diyor sonra, anlıyor, çünkü daha önce koparıp eline alınca nasıl da solverdiğini hatırladı o narin çiçeklerin.
İkimizin de içi kıpır kıpır...
Bahar , yaşama sevincini canlandırıyor, yeni doğan günde insan, daha güzel şeyler anlatmak istiyor dostlarına, özlemler kabarıyor, hayaller kuruluyor, kimi çocuk hayaller, kimi büyük hayaller..
Piknikler yapacağız, çıplak ayak koşacağız, deniz kenarına gideceğiz bol bol..Çiroz’da yürüyüş yapacağız artık üşümeden, efil efil kıyafetlerle..
En çok bu kısmını seviyor Pelincim, az giyinmek, yazlık elbise giymek...
Takvimden akşamları ne kadar kaldı yaza diye bakıp bakıp duruyor...
Bu kadar zihin gevezeliği ve hayaller ve konuşmalar topu topu anneannesine gidene kadarki vakitte tabi..
Eh artık, benim servis vaktim geldi, onu teslim ediyorum ve bize ayrılan sürenin bu sabah da sonuna geliyoruz...
Ay parçam, beyaz papatyam , nasıl da tatlı uyuyor.Klasik hareket, bir kol, bir bacak benim üzerimde, aslında hep böyle kalsa, masum, tatlı, bana yakın-bencil anne düşünceleri bunlar da işte...
-Peluşkom, foni foniii, papatyam, günaydınım, nar çiçeğim..hadiiiii
Bizim kızın uykusu ağır, tam almadı mı uykuyu da zor kalkar zaten. Neyse ki kalktıktan sonra hareketlenme hızla oluyor, hatta öyle ki, sokağa çıktığımız anda, tüm kaldırım çizgilerinden, taşlardan atlaya zıplaya gidiyoruz. Bir de aynı apartman köşesinde, her sabah kenarına çıkıp üzerinden yürüdüğü ve sonra en ucunda heyecanla atladığı bir yükselti var ki, aman aman..Büyük iş başarıyor atlayınca, kendini yüksek atlama yapmış sporcu sanıyor...
Etrafta otlara, çiçeklere, ağaçlara ,öten kuşlara karşı çok uyanık, ayırdında her doğa hareketinin..Şimdilerde, bahar yaklaşıyor. Tek tük tomurcukları patlamış ve beyaz-pembe güzel güzel açmış bahar dalları insanı bir hoş yapıyor bakınca. Mavi mine çiçeklerini, ballıbabaları, üfleyince üstünden tüyler uçuşan çiçeği, ne gördüyse koparmak, bana vermek istiyor.
-Bak anne, ne güzeller, koparıp sana vereyim, nolurr
-Hayır ,Pelin, bırak toprakta kalsın, yaşamaya devam etsin, orada daha güzeller, hem sen koparınca hemen solacak, susuz kalacak..
-Olsun ,ben onu küçük bardağa su koyup, beslerim,bakarım.. “Aman tamam tamam” diyor sonra, anlıyor, çünkü daha önce koparıp eline alınca nasıl da solverdiğini hatırladı o narin çiçeklerin.
İkimizin de içi kıpır kıpır...
Bahar , yaşama sevincini canlandırıyor, yeni doğan günde insan, daha güzel şeyler anlatmak istiyor dostlarına, özlemler kabarıyor, hayaller kuruluyor, kimi çocuk hayaller, kimi büyük hayaller..
Piknikler yapacağız, çıplak ayak koşacağız, deniz kenarına gideceğiz bol bol..Çiroz’da yürüyüş yapacağız artık üşümeden, efil efil kıyafetlerle..
En çok bu kısmını seviyor Pelincim, az giyinmek, yazlık elbise giymek...
Takvimden akşamları ne kadar kaldı yaza diye bakıp bakıp duruyor...
Bu kadar zihin gevezeliği ve hayaller ve konuşmalar topu topu anneannesine gidene kadarki vakitte tabi..
Eh artık, benim servis vaktim geldi, onu teslim ediyorum ve bize ayrılan sürenin bu sabah da sonuna geliyoruz...
10 Mart 2008 Pazartesi
KÜÇÜK LİLY ÖLÜMLE TANIŞTI
Güzel manzaralı bir tepede, iki tarafı yüksek ağaçlarla çevrili yolda, elimden sıkıca tutmuş, bir aşağı bir yukarı hopluyor küçük kızım.
“Anne, ne güzel burası biraz gezelim ,gel yürüyüş yapalım mı buralarda “diyor..Etrafta çiçeklerin, güzel havanın olması aldatıcı, bilmiyor ki yavrucağım oralarda öyle koşup dolaşılmaz, oranın sakinlerine ayıp olur, günah olur..
Olsun, o çocuk, kafasında henüz “yok olma” mevhumu yok, o mekanın ne anlama geldiğini bilmiyor..İçinden geleni yapıyor, arada bir de beni ve anneannesinin yüzünü yokluyor, acaba ağlıyor muyuz, üzgün müyüz diye? Bir damla yaş görse, o da ağlayacak çünkü.. Bir terslik var, biliyor, ama ne algılıyor, küçük kafası meçhul.
Zaten cami avlusundan beri bunu yaptığı için , acım boğazımda düğümlendi kaldı.Büyük büyük anneannemiz aramızdan ayrıldı. Kuş nine, gerçekten kuş oldu gitti.
Pelin soruyor:” Anne, büyük büyük anneannem öldü mü şimdi, ölmek ne demek, hasta olmak mı, noldu ona, çok mu hasta oldu..keşke ölmeseydi, ben şimdi onu bir daha göremez miyim?
“Evet, diyorum, anneciğim, o öldü ama aynı uyumak gibi, insanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler..hayatın kanunu bu, tüm canlılar böyle..yapacak birşey yok..Anneler, babalar, dedeler, annenanneler, babaanneler yaşlanır, ölür-ne yani sanki ölüm yaşlıya yakışır da gence yakışmaz mı? Ben gencecik arkadaşlarımı gömmedim mi? Genç ölümlerden ona bahsetmek yersiz zaten şimdi.
“Niye o kutuya koyuyorlar peki, niye gömüyorlar? “
Gel de anlat şimdi bunu çocuğa, kızıyorum kendime biraz ama bırakacak kimse yok, bu da hayatın en önemli ve acı gerçeğiyse, Pelin de bunu yaşamalı, en azından bu dönemde karşılaşacağı en az şiddette acıyla bari.. Onu, kayıplarla yaşayabilecek kadar güçlü olsun istiyorum içten içe..
“Evde uyuyamaz, onların yeri burası “diyorum. Çok üzülmemeliyiz hem, bunlar doğal şeyler..Ama tabi ki onu tatlı yüzüyle, yumuşak sesiyle, bize çocukluğumuzdan beri anlattığı güzel anılarıyla hatırlayacağız.
Romanyada geçirdiği noeller, bize söylediği Romence şarkılar, Tuna Nehrinde yaptığı buz pateni, dedemizin keman çalma hikayesi, yaptığı güzel çizimler...hepsi kulağımda
Şu anki hayatımız, ileride bizim de böyle anılarımız olarak iz bırakacak ve anlatacağız çocuklarımıza. 88 yıllık bir hayat olur mu bilmem ama bunu söyleyemiyorum tabi ki Pelin’e..O da vakti gelince anlayacak,
Aslında ölümün bedenen yokolmak olmadığını, hergünün ölmek gibi ve her yeni günün de yeniden doğmak ve ilk defa görüyormuş gibi etrafa bakarak yaşayabilirsek yaşamış olacağımızı şimdilik anlatamıyorum, ben de tam anlamadım ..Olsun, herşeyin vakti geliyor nasılsa..
“Anne, ne güzel burası biraz gezelim ,gel yürüyüş yapalım mı buralarda “diyor..Etrafta çiçeklerin, güzel havanın olması aldatıcı, bilmiyor ki yavrucağım oralarda öyle koşup dolaşılmaz, oranın sakinlerine ayıp olur, günah olur..
Olsun, o çocuk, kafasında henüz “yok olma” mevhumu yok, o mekanın ne anlama geldiğini bilmiyor..İçinden geleni yapıyor, arada bir de beni ve anneannesinin yüzünü yokluyor, acaba ağlıyor muyuz, üzgün müyüz diye? Bir damla yaş görse, o da ağlayacak çünkü.. Bir terslik var, biliyor, ama ne algılıyor, küçük kafası meçhul.
Zaten cami avlusundan beri bunu yaptığı için , acım boğazımda düğümlendi kaldı.Büyük büyük anneannemiz aramızdan ayrıldı. Kuş nine, gerçekten kuş oldu gitti.
Pelin soruyor:” Anne, büyük büyük anneannem öldü mü şimdi, ölmek ne demek, hasta olmak mı, noldu ona, çok mu hasta oldu..keşke ölmeseydi, ben şimdi onu bir daha göremez miyim?
“Evet, diyorum, anneciğim, o öldü ama aynı uyumak gibi, insanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler..hayatın kanunu bu, tüm canlılar böyle..yapacak birşey yok..Anneler, babalar, dedeler, annenanneler, babaanneler yaşlanır, ölür-ne yani sanki ölüm yaşlıya yakışır da gence yakışmaz mı? Ben gencecik arkadaşlarımı gömmedim mi? Genç ölümlerden ona bahsetmek yersiz zaten şimdi.
“Niye o kutuya koyuyorlar peki, niye gömüyorlar? “
Gel de anlat şimdi bunu çocuğa, kızıyorum kendime biraz ama bırakacak kimse yok, bu da hayatın en önemli ve acı gerçeğiyse, Pelin de bunu yaşamalı, en azından bu dönemde karşılaşacağı en az şiddette acıyla bari.. Onu, kayıplarla yaşayabilecek kadar güçlü olsun istiyorum içten içe..
“Evde uyuyamaz, onların yeri burası “diyorum. Çok üzülmemeliyiz hem, bunlar doğal şeyler..Ama tabi ki onu tatlı yüzüyle, yumuşak sesiyle, bize çocukluğumuzdan beri anlattığı güzel anılarıyla hatırlayacağız.
Romanyada geçirdiği noeller, bize söylediği Romence şarkılar, Tuna Nehrinde yaptığı buz pateni, dedemizin keman çalma hikayesi, yaptığı güzel çizimler...hepsi kulağımda
Şu anki hayatımız, ileride bizim de böyle anılarımız olarak iz bırakacak ve anlatacağız çocuklarımıza. 88 yıllık bir hayat olur mu bilmem ama bunu söyleyemiyorum tabi ki Pelin’e..O da vakti gelince anlayacak,
Aslında ölümün bedenen yokolmak olmadığını, hergünün ölmek gibi ve her yeni günün de yeniden doğmak ve ilk defa görüyormuş gibi etrafa bakarak yaşayabilirsek yaşamış olacağımızı şimdilik anlatamıyorum, ben de tam anlamadım ..Olsun, herşeyin vakti geliyor nasılsa..
23 Şubat 2008 Cumartesi
YAŞAMA TEŞEKKÜRLER
Benim bir babaannem vardı..Çocukluğumdan kalma en güzel anılarımı onunla yaşadığım, yüzümü güldüren, içimi ısıtan, bana anne sıcaklığı yaşatan..
Hala da var, içimde bir yerlerde.
Kendi gözümle cansız bedenini görsem de , yüzünü öpüp koklasam da , o benim için hep var....En korkunç rüyalarımda imdadıma yetişen, yalnızlığımda bana güç veren...
Herkesin bir hikayesi olduğu gibi onun da vardı..Anlatırdı hayatını uzun uzun, mutsuzdu genelde, memnun değildi çoğu yaşadıklarından, ama beni çok severdi, ben de onu..
Hala da içimde sevgisi....
Bazen, ansızın bir koku duyarım.Kırmızı renkli toprağın, yağmurdan sonraki kokusu yer etmiştir bende.
“Hadi canım sıkıldı, gezelim “dediğimde gittiğimiz ,bağlar arasındaki küçük patika yol, etraf yemyeşil, üzümler salkım salkım, başkasının bağları ama olsun, istersek koparıp yiyebiliriz birer çitlem...Göz hakkı-helal bu..
Yol ince, kıvrım kıvrım, istediğin kadar yürürsün..sonra birden gök kararır, bir bahar yağmuru boşanır, olsun, yine yürümeye devam..ıslanırsın, ıslandığını farketmezsin..bahar yağmuru bu, çabuk geçer,sonra o mis koku!
..huzurun, babaannemin, güvenin, sevginin, doğanın, hüznün , çocukluğun, saflığın bir sürü güzelliğin bende yer ettiği nice çağrışımlar yaratan işte o koku..
Şehirde bu kokuyu hiç duyamıyorum ve pek çok şey gibi özlem duyuyorum.Benim çocukluğum ve okul çağında tüm yazlarım tozlu, kel bir köyde geçti.
Şanslıyım.
Dutu, kirazı, vişneyi, muşmulayı, elmayı,armudu, ve daha neleri kendi ellerimle dalından toplayıp yedim, koyun otlattım, karakaçana bindim, korkumdan komşunun beygirine binemedim ama olsun...Her Kurban’da sevdiğim ve önceden beslediğimiz kömür gözlü, akbaşlı koyunları kesim işlemlerinde bacaklarından tutmak için kuzenlerimle yarıştım, tabi bu ilerki yıllarda kan ve et görmekten nefrete yol açtı ama, o da ayrı zevkti ilk çocuklukta..
Samanlıkta kedim Benekli’nin yavrularını ,kapan kurup, yakaladığımız fındık fareleriyle besledik.Bu hiç acayip değildi.Çünkü doğanın kanunuydu.Kedi fareyi yer zaten, hatta önce kedi fareyle oynar, öyle yer...
Dama çıkıp, yapılan salçalar oldu mu diye baktık...komşu kızlarla, topladıkları tütünleri şişe çizmek ve en çok şiş yapabilmek için yarıştık.
Damda sırtüstü yatıp, akşamüzeri, hafif alaca gökyüzünü seyrettik..
Büyükanneyi ziyarete Yukarı Mahalleye gidip, dönerken deli gibi koşarak kendi Aşağı Mahalledeki beyaz boyalı, mavi pencereli evimize dönmek ayrı heyecandı..
Tüm bunlar aklıma gelince özlem daha da büyüyor, geçmişe, güzel anılara, babaanneme, o zamanlara ; sıkıcı geliyor şehir, iş yaşamı, suni ortamlar;...Oysaki hala bu hayatın içinde geçiyor günler, zamanın içinde savrulup gidiyoruz .
Yine de burada andığım bana tüm bu güzel ve hüzünlü duyguları yaşattığı için, Ona ve ne kadar süreceğini bilmediğim yolculuğuma-yaşama- sonsuz teşekkürler….
Hala da var, içimde bir yerlerde.
Kendi gözümle cansız bedenini görsem de , yüzünü öpüp koklasam da , o benim için hep var....En korkunç rüyalarımda imdadıma yetişen, yalnızlığımda bana güç veren...
Herkesin bir hikayesi olduğu gibi onun da vardı..Anlatırdı hayatını uzun uzun, mutsuzdu genelde, memnun değildi çoğu yaşadıklarından, ama beni çok severdi, ben de onu..
Hala da içimde sevgisi....
Bazen, ansızın bir koku duyarım.Kırmızı renkli toprağın, yağmurdan sonraki kokusu yer etmiştir bende.
“Hadi canım sıkıldı, gezelim “dediğimde gittiğimiz ,bağlar arasındaki küçük patika yol, etraf yemyeşil, üzümler salkım salkım, başkasının bağları ama olsun, istersek koparıp yiyebiliriz birer çitlem...Göz hakkı-helal bu..
Yol ince, kıvrım kıvrım, istediğin kadar yürürsün..sonra birden gök kararır, bir bahar yağmuru boşanır, olsun, yine yürümeye devam..ıslanırsın, ıslandığını farketmezsin..bahar yağmuru bu, çabuk geçer,sonra o mis koku!
..huzurun, babaannemin, güvenin, sevginin, doğanın, hüznün , çocukluğun, saflığın bir sürü güzelliğin bende yer ettiği nice çağrışımlar yaratan işte o koku..
Şehirde bu kokuyu hiç duyamıyorum ve pek çok şey gibi özlem duyuyorum.Benim çocukluğum ve okul çağında tüm yazlarım tozlu, kel bir köyde geçti.
Şanslıyım.
Dutu, kirazı, vişneyi, muşmulayı, elmayı,armudu, ve daha neleri kendi ellerimle dalından toplayıp yedim, koyun otlattım, karakaçana bindim, korkumdan komşunun beygirine binemedim ama olsun...Her Kurban’da sevdiğim ve önceden beslediğimiz kömür gözlü, akbaşlı koyunları kesim işlemlerinde bacaklarından tutmak için kuzenlerimle yarıştım, tabi bu ilerki yıllarda kan ve et görmekten nefrete yol açtı ama, o da ayrı zevkti ilk çocuklukta..
Samanlıkta kedim Benekli’nin yavrularını ,kapan kurup, yakaladığımız fındık fareleriyle besledik.Bu hiç acayip değildi.Çünkü doğanın kanunuydu.Kedi fareyi yer zaten, hatta önce kedi fareyle oynar, öyle yer...
Dama çıkıp, yapılan salçalar oldu mu diye baktık...komşu kızlarla, topladıkları tütünleri şişe çizmek ve en çok şiş yapabilmek için yarıştık.
Damda sırtüstü yatıp, akşamüzeri, hafif alaca gökyüzünü seyrettik..
Büyükanneyi ziyarete Yukarı Mahalleye gidip, dönerken deli gibi koşarak kendi Aşağı Mahalledeki beyaz boyalı, mavi pencereli evimize dönmek ayrı heyecandı..
Tüm bunlar aklıma gelince özlem daha da büyüyor, geçmişe, güzel anılara, babaanneme, o zamanlara ; sıkıcı geliyor şehir, iş yaşamı, suni ortamlar;...Oysaki hala bu hayatın içinde geçiyor günler, zamanın içinde savrulup gidiyoruz .
Yine de burada andığım bana tüm bu güzel ve hüzünlü duyguları yaşattığı için, Ona ve ne kadar süreceğini bilmediğim yolculuğuma-yaşama- sonsuz teşekkürler….
12 Şubat 2008 Salı
URFA'LI AYŞE
Pazar sabahı , saat dokuz..”Az sonra gelmeli” diyorum içimden, bir gece önce geç de olsa arayıp, randevulaşmışız, tam da bunu der demez kapı zili çaldı.O geldi..Güleryüzlü biri..Saflığı yüzüne vuruyor, dürüstlüğü aydınlık veriyor ona..
Hemen işe koyuluyor, çalışkan kadın..”Karnın aç mı, birşey yer misin ?” diyorum ..”yok diyor, ben yemek yemem ,varsa bi çayını içerim” Olmaz mı, var da, ben de tek başıma çay demleyip, kahvaltı muhabbeti yapamamaktan muzdaribim, alt tarafı bi çay ama, özellikle Pazar sabahları özeniyorum işte...Alalacele kızımla yiyeceğimiz kadar yağda yumurtamızı yapıp, poşet çayın demlenmesini bekliyorum.Vaktim dar ya, işin kolayına kaçtım hemencecik..”Gel diyorum, Ayşe Hanım, çay hazır. Oturalım şöyle pencere kenarına, karşılıklı içelim.. Allahtan oturduğum bu evin önü açık, ikinci kat ve dışarı bakınca yeşili, öndeki ferahlığı görmek insanı rahatlatıyor, tatil havasına sokuyor..
Çekinerek geliyor,” zahmet ettin , bir bardak içerim” diyor..Bense onunla konuşmak istediğimden, özellikle cam bardağa değil, fincana koydum, sohbet edebilelim biraz nefes alsın diye..Derdini biliyorum az çok ama, gelişmeleri merak ediyorum..Ne tuhaf, o an kendimi izliyorum; sırf meraktan-acımaktan onun hikayesini dinlemeyi istiyorum.Aslında belki de gerçek bir üzüntü yok, ya da paylaşım, hem nasıl olacak ki..fiilen onun durumunu düzeltip, sonlandıramadıkça dertlerini, ne paylaşım olabilir...Sadece dinlemem bile onun için mühim, biliyorum.Halini hatrını sormam, onu insan yerine koymam, ezmeden, işini yaparken ona saygı göstermem, tek isteği bu içten içe....
“ee diyorum, nasılsın, hasta oğlun nasıl?
“Nasıl olsun, artık idrara da çıkamıyor, 14 yaşında oldu ama hiç kımıldayamıyor..her yarım saatte bir sağa sola çevirmek lazım dedi doktor, ama herkes bi yerde, ben işte, abiler okulda..Sabah çıkarken kafasını televizyona döndürüp, kumanadyı eline sıkıştırıyorum, öyle bakıyor, bizi bekliyor “diye anlattı...Zavallım iki yıldır aynı durumda, felçli ve kas erimesi var, amansız bir hastalık, hele fakir olunca dertlerin hiç çaresi olmuyor bu hayatta...
“Okula gidenler nasıl diyorum, dersleri ne durumda?”
Gözleri parladı birden, nasıl da gururla anlatmaya başladı.”Büyük kendi evde çalışıp, 28 ve 40 ar ytlye alınmış test kitaplarıyla iki yıllık Ispartada Muhasebe okulu kazanmış..”Aferin” diyorum, içimde özentiyle, gıptayla, demek- insanın içinde ne varsa o -lafı doğru, bu kadar yokluğa, tokgözlülük ve azimle herşey mümkün, ne akıllı çocuk, durumunu kabul etmiş ama kısıtlı imkanları da en iyi biçimde kullanıyor.Ispartada ayda 186 ytlye geçinebiliyor . Aslında dört kitap istemiş o ama en ucuz iki taneyi alabilmişler..”Belki “diyor saf saf “hepsini alabilsem, dört yıllık okul kazanırdı “ Oğullarından memnun, hem de çok. Allah herkese böyle evlat versin diyor, terbiyeli, vardan yoktan anlayan, ben eve ne getirirsem onla idare olan..Geçen gün ortancaya okul müdürü birinin fitresini verip, bir de elbise almak istemiş, oğlan “sağolun, ihtiyaç yok, annem alıyor” demiş..Zaten bütün üst baş ,ayakkabıyı da başka işe gittiği bir evdeki abileri veriyor.
Sonra kendi kızımın şımarıklığını, “yok” kavramının pek de farkında olmadığını, hep daha çok istediğini ve para mevhumunu onda yeterince oluşturamadığımı farkediyorum.Bu benden kaynaklanıyor..Sıkıntı olmasın, morali bozulmasın, eksik bişey kalmasın,benim hissettiğim eksikliği o hissetmesin, ben hazır bu şartları temin edebiliyorken düşünceleriyle oluyor bunlar..Ama gerçek hayat farklı, her an herşey olabilir..
“Sonra diyor, meslek lisesine giden çok akıllı, onur belgesi ve teşekkür vermişler birinci dönem okuldan, Dershane de burs vermiş..
Yeter ki onlar okusun da diyor, ben gider herkesten isterim, burs da defter, kitap da..Nolur diyor, büyük şirketler burs verse, fena mı olur, herkes okur..
Urfadan kaçıp, kardeşinin yanına gelir gelmez, kocası orada daha genç biriyle evlenmiş.6-7 Senedir çocukları görmemiş, aramamış, sormamış..Ben onları da çalıştırabilirdim ama, nasılsa çalışacaklar, önce okusunlar diyor. Çocuklukları Urfada iyi geçmiş, memur olan babaları sayesinde ev de, araba da ,yem yiyecek de herşeyleri varmış..Zaten insan başka ne siter ki! Mutluluğun tanımı onun için bu...Ta ki kocası başkasıyla ilişki kurup, Ayşeyi istemeyene dek, o dört çocukla Urfada evlendiririler beni, bu sakat çocuğumla naparım korkusuyla, İstanbul’a erkek kardeşinin yanına kaçana dek....
Hayat farklılaştı diyor, burası büyük şehir, tehlike var, oğullarım Zeytinburnu gibi yerde serserilerin eline düşse, akıllarını çelseler, aman kimbilir ne işler gelir başlarına..Arada sokağa top oynamaya çıkarlar o kadar” diyor..
İşte tek tesellisi, diğerinin de kendi çabalarıyla okuyor olması. Ama harç parasında zorlanıyor.Yakın zamana kadar Deniz Fenerinden gelen erzak da kesilmiş, niye bilmiyor.Muhtarla konuşuyor, Okul Müdürüyle, çocuk baktığı evdeki hanımın kendisi ve eşiyle, etrafı bu kadar, tüm tanıdıkları, ona yardım edebilecekler bu insanlar ve utanmadan okutmak için ne gerekiyorsa onu soruyor. Bana da soruyor laf arasında, ben de bakarım, araştırırım dedim.Gözlerinin içi güldü, çocuk gibi seviniyor..
Evlensen diyorum, aman diyor, hiç öyle şey olur mu, kendi babaları arayıp sormazken, benim dört çocuğuma ,sakat olana kim sahip çıkar, hem ne için evleneceğim ki diyor? Ben bakıyorum onlara, yemeklerini de eksik etmiyorum, üstlerini de okul ihtiyaçlarını da, zorlanıyorum ama çok şükür diyor..Zaten ben erkek gibi olmuşum, erkeğe ne hacet diyor?
A h diyorum içimden ahhh, ne kadın, ne biçim hayat mücadelesi, ben hikaye gibi dinlerken ve vah vah yaparken, bu insanın gerçeği bu, yaşıyor onu, hem de tüm sıradanlığı, tüm sadeliği, tüm zorluklarıyla..
Ben birşeyler yapmalıyım, içim acıyor, kalan insan yanım utanıyor, ama ne kadar, nereye kadar?? Tüm hayatları böyle tek tek düzeltebilsem keşke...
Ahhh Kadın Ayşe, anne Ayşe, Urfalı Ayşe, zavallı insan Ayşe...
Hemen işe koyuluyor, çalışkan kadın..”Karnın aç mı, birşey yer misin ?” diyorum ..”yok diyor, ben yemek yemem ,varsa bi çayını içerim” Olmaz mı, var da, ben de tek başıma çay demleyip, kahvaltı muhabbeti yapamamaktan muzdaribim, alt tarafı bi çay ama, özellikle Pazar sabahları özeniyorum işte...Alalacele kızımla yiyeceğimiz kadar yağda yumurtamızı yapıp, poşet çayın demlenmesini bekliyorum.Vaktim dar ya, işin kolayına kaçtım hemencecik..”Gel diyorum, Ayşe Hanım, çay hazır. Oturalım şöyle pencere kenarına, karşılıklı içelim.. Allahtan oturduğum bu evin önü açık, ikinci kat ve dışarı bakınca yeşili, öndeki ferahlığı görmek insanı rahatlatıyor, tatil havasına sokuyor..
Çekinerek geliyor,” zahmet ettin , bir bardak içerim” diyor..Bense onunla konuşmak istediğimden, özellikle cam bardağa değil, fincana koydum, sohbet edebilelim biraz nefes alsın diye..Derdini biliyorum az çok ama, gelişmeleri merak ediyorum..Ne tuhaf, o an kendimi izliyorum; sırf meraktan-acımaktan onun hikayesini dinlemeyi istiyorum.Aslında belki de gerçek bir üzüntü yok, ya da paylaşım, hem nasıl olacak ki..fiilen onun durumunu düzeltip, sonlandıramadıkça dertlerini, ne paylaşım olabilir...Sadece dinlemem bile onun için mühim, biliyorum.Halini hatrını sormam, onu insan yerine koymam, ezmeden, işini yaparken ona saygı göstermem, tek isteği bu içten içe....
“ee diyorum, nasılsın, hasta oğlun nasıl?
“Nasıl olsun, artık idrara da çıkamıyor, 14 yaşında oldu ama hiç kımıldayamıyor..her yarım saatte bir sağa sola çevirmek lazım dedi doktor, ama herkes bi yerde, ben işte, abiler okulda..Sabah çıkarken kafasını televizyona döndürüp, kumanadyı eline sıkıştırıyorum, öyle bakıyor, bizi bekliyor “diye anlattı...Zavallım iki yıldır aynı durumda, felçli ve kas erimesi var, amansız bir hastalık, hele fakir olunca dertlerin hiç çaresi olmuyor bu hayatta...
“Okula gidenler nasıl diyorum, dersleri ne durumda?”
Gözleri parladı birden, nasıl da gururla anlatmaya başladı.”Büyük kendi evde çalışıp, 28 ve 40 ar ytlye alınmış test kitaplarıyla iki yıllık Ispartada Muhasebe okulu kazanmış..”Aferin” diyorum, içimde özentiyle, gıptayla, demek- insanın içinde ne varsa o -lafı doğru, bu kadar yokluğa, tokgözlülük ve azimle herşey mümkün, ne akıllı çocuk, durumunu kabul etmiş ama kısıtlı imkanları da en iyi biçimde kullanıyor.Ispartada ayda 186 ytlye geçinebiliyor . Aslında dört kitap istemiş o ama en ucuz iki taneyi alabilmişler..”Belki “diyor saf saf “hepsini alabilsem, dört yıllık okul kazanırdı “ Oğullarından memnun, hem de çok. Allah herkese böyle evlat versin diyor, terbiyeli, vardan yoktan anlayan, ben eve ne getirirsem onla idare olan..Geçen gün ortancaya okul müdürü birinin fitresini verip, bir de elbise almak istemiş, oğlan “sağolun, ihtiyaç yok, annem alıyor” demiş..Zaten bütün üst baş ,ayakkabıyı da başka işe gittiği bir evdeki abileri veriyor.
Sonra kendi kızımın şımarıklığını, “yok” kavramının pek de farkında olmadığını, hep daha çok istediğini ve para mevhumunu onda yeterince oluşturamadığımı farkediyorum.Bu benden kaynaklanıyor..Sıkıntı olmasın, morali bozulmasın, eksik bişey kalmasın,benim hissettiğim eksikliği o hissetmesin, ben hazır bu şartları temin edebiliyorken düşünceleriyle oluyor bunlar..Ama gerçek hayat farklı, her an herşey olabilir..
“Sonra diyor, meslek lisesine giden çok akıllı, onur belgesi ve teşekkür vermişler birinci dönem okuldan, Dershane de burs vermiş..
Yeter ki onlar okusun da diyor, ben gider herkesten isterim, burs da defter, kitap da..Nolur diyor, büyük şirketler burs verse, fena mı olur, herkes okur..
Urfadan kaçıp, kardeşinin yanına gelir gelmez, kocası orada daha genç biriyle evlenmiş.6-7 Senedir çocukları görmemiş, aramamış, sormamış..Ben onları da çalıştırabilirdim ama, nasılsa çalışacaklar, önce okusunlar diyor. Çocuklukları Urfada iyi geçmiş, memur olan babaları sayesinde ev de, araba da ,yem yiyecek de herşeyleri varmış..Zaten insan başka ne siter ki! Mutluluğun tanımı onun için bu...Ta ki kocası başkasıyla ilişki kurup, Ayşeyi istemeyene dek, o dört çocukla Urfada evlendiririler beni, bu sakat çocuğumla naparım korkusuyla, İstanbul’a erkek kardeşinin yanına kaçana dek....
Hayat farklılaştı diyor, burası büyük şehir, tehlike var, oğullarım Zeytinburnu gibi yerde serserilerin eline düşse, akıllarını çelseler, aman kimbilir ne işler gelir başlarına..Arada sokağa top oynamaya çıkarlar o kadar” diyor..
İşte tek tesellisi, diğerinin de kendi çabalarıyla okuyor olması. Ama harç parasında zorlanıyor.Yakın zamana kadar Deniz Fenerinden gelen erzak da kesilmiş, niye bilmiyor.Muhtarla konuşuyor, Okul Müdürüyle, çocuk baktığı evdeki hanımın kendisi ve eşiyle, etrafı bu kadar, tüm tanıdıkları, ona yardım edebilecekler bu insanlar ve utanmadan okutmak için ne gerekiyorsa onu soruyor. Bana da soruyor laf arasında, ben de bakarım, araştırırım dedim.Gözlerinin içi güldü, çocuk gibi seviniyor..
Evlensen diyorum, aman diyor, hiç öyle şey olur mu, kendi babaları arayıp sormazken, benim dört çocuğuma ,sakat olana kim sahip çıkar, hem ne için evleneceğim ki diyor? Ben bakıyorum onlara, yemeklerini de eksik etmiyorum, üstlerini de okul ihtiyaçlarını da, zorlanıyorum ama çok şükür diyor..Zaten ben erkek gibi olmuşum, erkeğe ne hacet diyor?
A h diyorum içimden ahhh, ne kadın, ne biçim hayat mücadelesi, ben hikaye gibi dinlerken ve vah vah yaparken, bu insanın gerçeği bu, yaşıyor onu, hem de tüm sıradanlığı, tüm sadeliği, tüm zorluklarıyla..
Ben birşeyler yapmalıyım, içim acıyor, kalan insan yanım utanıyor, ama ne kadar, nereye kadar?? Tüm hayatları böyle tek tek düzeltebilsem keşke...
Ahhh Kadın Ayşe, anne Ayşe, Urfalı Ayşe, zavallı insan Ayşe...
8 Şubat 2008 Cuma
GALATADA BİR AKŞAM..
Üçümüz eskisi gibi bir aradayız
Şarkılar söylüyoruz
Galata çok sakin, sanki eve gelmiş fasıl ekibi
Hepsi bizim için söylüyor
Sen, adı olmayan genç sevgilin için istiyosun bir parça
“Aman “ diyorsun, “hayatı bir daha yaşasam, böyle olmayacak..”
Görmeyeli kemancı da yaşlanmış..
Hepsinin saçına ak düşmüş..
Yılları teker teker fotoğraflasak, farkı anlayacağız kendimizde de
Herşeyden konuşuyoruz,
Herşeye gülebiliyoruz..
Sık sık görüşemesek de
Her karşılaştığımızda eskisi gibi herşey..
İnsan bitsin istemiyor,ama
Zamanlar dar,
Hayat hep bir koşturmaca..
Her güzellik son buluyor..
08/02/2008
Şarkılar söylüyoruz
Galata çok sakin, sanki eve gelmiş fasıl ekibi
Hepsi bizim için söylüyor
Sen, adı olmayan genç sevgilin için istiyosun bir parça
“Aman “ diyorsun, “hayatı bir daha yaşasam, böyle olmayacak..”
Görmeyeli kemancı da yaşlanmış..
Hepsinin saçına ak düşmüş..
Yılları teker teker fotoğraflasak, farkı anlayacağız kendimizde de
Herşeyden konuşuyoruz,
Herşeye gülebiliyoruz..
Sık sık görüşemesek de
Her karşılaştığımızda eskisi gibi herşey..
İnsan bitsin istemiyor,ama
Zamanlar dar,
Hayat hep bir koşturmaca..
Her güzellik son buluyor..
08/02/2008
KADIKÖY VAPURU
Gece olmuş...
Karanlık herşeyi örter ya,
Örtmemiş
Gemi dalgaların çırpınışı ile yol alırken
Işıklı sahillere bakar dururuz
Cihangirde Mücahitin evi ışıklı,
Martısını seviyordur belki de
Bizim kamarada, arkadan sesler geliyor
Türküler söylüyor gençler
Veysel Aşıktan..
Özlemle sahillere bakıyoruz, denize bakan evlere
Kimbilir ne hayatlar, ne canlar var
Deniz duruldu..
Sakiniz şimdi..
Gece herşeyi örter ya
Henüz örtmemiş
Capcanlı herşey
27/1/2008
Karanlık herşeyi örter ya,
Örtmemiş
Gemi dalgaların çırpınışı ile yol alırken
Işıklı sahillere bakar dururuz
Cihangirde Mücahitin evi ışıklı,
Martısını seviyordur belki de
Bizim kamarada, arkadan sesler geliyor
Türküler söylüyor gençler
Veysel Aşıktan..
Özlemle sahillere bakıyoruz, denize bakan evlere
Kimbilir ne hayatlar, ne canlar var
Deniz duruldu..
Sakiniz şimdi..
Gece herşeyi örter ya
Henüz örtmemiş
Capcanlı herşey
27/1/2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)